The Odyssey: Nolan Homeros'u mu Anlattı, Yoksa Bizi mi Yargıladı?
Güncelleme tarihi: 20 Eyl
Bazı filmler vardır; salondan çıktığınızda aklınızda kalan şey hikâyesi değil, size hissettirdikleridir. Christopher Nolan'ın The Odyssey uyarlaması benim için tam olarak böyle bir film oldu. Görünürde Homeros'un destanını izliyoruz ama perde kapandığında elimizde kalan şey antik Yunan değil, bugünün dünyasına tutulmuş bir ayna.
Film boyunca dikkatimi çeken en büyük nokta, kahramanlık kavramının sürekli sorgulanması oldu. Truva'nın düşüşüyle başlayan hikâyede zafer, mertçe kazanılmış bir savaşın değil, hilenin ürünü. Daha da önemlisi, savaşın gerçek bedelini yine sıradan insanlar ödüyor. Antinous'un yerine cepheye gönderilen isimsiz gencin ölümü bana bugün de değişmeyen bir gerçeği hatırlattı. Tarih boyunca savaşların yükünü çoğu zaman aynı insanlar taşıdı; karar verenlerle can verenler hiçbir zaman aynı kişiler olmadı.
Benzer şekilde Odysseus'un ölüler diyarına yaptığı yolculuk da filmin en vurucu anlarından biri. Nolan burada Homeros'un metnini genişletip binlerce isimsiz askeri karşımıza çıkarıyor. Hayattayken "şehit", "kahraman" ya da "zaferin bedeli" diye anlatılan insanlar, ölümden sonra yalnızca boşuna öldüklerini söylüyorlar. Bu sahne bana kahramanlık anlatılarının arkasında kalan gerçek yüzleri düşündürdü.
Filmin en başarılı yorumlarından biri de Circe bölümüydü. Açgözlü askerlerin domuza dönüşmesi yalnızca fantastik bir ceza değil, karakterlerinin sembolik olarak dışa vurulması gibi hissettirdi. Nolan burada bana göre patriarkanın ve sınırsız güç arzusunun insanı nasıl yozlaştırdığını anlatıyor. İnsanlar değişmiyor; yalnızca içlerindeki barbarlık görünür hale geliyor.
Sirenler ise bu kez baştan çıkarıcı değil, vicdanın sesi olarak karşımıza çıkıyor. Bu yorumu özellikle sevdim. Çünkü Odysseus'un kaçmaya çalıştığı şey ölüm değil, geçmişi. Hepimizin hayatında susturmaya çalıştığı ama tamamen kurtulamadığı o iç ses gibi...
Filmin ilerleyen bölümlerinde yasak meyve, Calypso'nun sunduğu konfor ve unutma arzusu da aynı noktaya çıkıyor. İnsan bazen acıyla yüzleşmek yerine rahat bir yalanın içinde yaşamayı seçiyor. Nolan bunu mitolojik öğeler üzerinden anlatırken aslında oldukça güncel bir psikolojiyi işliyor.
Bir diğer dikkatimi çeken nokta ise tanrıların kullanımı oldu. Homeros'ta olayları yönlendiren ilahi güçler, Nolan'ın yorumunda daha çok Odysseus'un vicdanına dönüşüyor. Athena'nın zamanla savaşta ölen masum bir kızın yüzünü taşıması bana göre filmin en zekice tercihlerinden biri. Tanrı artık gökten inmiyor; insanın zihninde yaşamaya devam ediyor.
Finalde ise film tek bir soru bırakıyor:
"Denizden gelenler biz miyiz?"
Bu cümleyi yalnızca Odysseus'a değil, bugünün dünyasına sorulmuş bir soru olarak gördüm. Kendini medeniyet getiren taraf olarak gören toplumlar gerçekten öyle mi? Yoksa gittikleri her yere yalnızca kendi çıkarlarını mı taşıyorlar?
Filmin sonunda Odysseus iktidarı bırakıp hesaplaşmayı seçerken oğlu yönetimi devralıyor. Bu sahnede hem vazgeçebilmenin erdemi hem de gücün kuşaktan kuşağa aktarılmasının yarattığı döngü aynı anda anlatılıyor.
Benim için Nolan'ın en büyük başarısı da burada yatıyor. The Odyssey bir mitoloji uyarlaması olmaktan çıkıp insan doğası üzerine bir filme dönüşüyor. Çünkü salondan çıktığınızda Homeros'u değil, kendinizi düşünmeye başlıyorsunuz.
Belki de 2800 yıldır değişmeyen şey destanlar değil; biziz.



Yorumlar