top of page

Obsession: Ucuz korku efektleri olmadan aklımızınasıl kaçırdık?

Yazarın fotoğrafı: Cem Kaan Şirin
Cem Kaan Şirin
23 Tem
3 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 20 Eyl

Obsession alışık olduğumuz korku filmi formülünün tam tersini vaat ediyor. Aniden ekrana fırlayan canavar suratları, arkada tırmanan keman sesleri bu filmde yok. Nikki'ye bir türlü açılamayan Bear, ona hediye almak için girdiği bir dükkanda "One Wish Willow" adında bir dilek çubuğu buluyor. Hediyeyi Nikki'ye verecekken son anda utanıp dileği kendisi kullanıyor. Başta masumca algılanabilecek bir dilek bu: "Nikki'nin onu her şeyden fazla sevmesi". Hikaye ise tam olarak burada başlıyor.


Bir Oyunculuk Dersi


Nikki'yi canlandıran Inde Navarrette, eleştirilerde söylenenden de iyi bir oyunculuk sergiliyor. Filmin neredeyse her sahnesinde yer alan Nikki absürt hareketleriyle bizi sürekli tedirgin ediyor. Beynimiz onun olduğu her sahnede "kaç ya da savaş" moduna geçip adrenalini üst seviyede tutuyor.


Bear'ın onu en ufak şekilde üzdüğü anlarda Nikki'nin verdiği orantısız tepkilere o kadar çok tanık oluyoruz ki, film ilerledikçe bu durum bir "negatif söz - aşırı tepki" örüntüsüne dönüşüyor. Beynimiz bu paterni öğreniyor ve bir süre sonra kendimi her diyalogda "aman negatif bir şey söylemesin" gerginliğiyle izlerken buluyorum. Tepkinin kendisi değil, gelmek üzere olma ihtimali korkutmaya başlıyor artık.


Bunu en net hissettiğim an, Nikki'nin karanlık yatak odasında elindeki saksıyla yüzünü saklayarak dolaştığı sahne oluyor. Saksı inince arkasından bir canavar çıkacak diye gözlerimi kısarak bekliyorum. Fakat saksıyı indirdiğinde karşımızda sadece sıradan Nikki duruyor. Film bize daha ilk sahnelerinden itibaren bunun bir "horror" değil, bir "dread" filmi olacağını söylüyor.


Film boyunca Bear'a bakışlarındaki donukluğa iliştirdiği gülümseme, somurtma ve öfke ifadeleri, Nikki'nin içindeki gerçek duyguyu maskeliyormuş, hatta bir kişilik bölünmesi yaşıyormuş hissi veriyor. Bir diğer tüyler ürperten an ise Ian'ın evindeki parti sahnesi. Oyun sırasında Nikki'nin ani ve yüksek tepkisi, okuduğu Hansel ve Gretel hikayesi ve ardından Bear'ın oyunu sürdürmek için Sarah'ı öpmesi gerektiği andaki o abartılı, küskün yüz ifadesi gerçekten iç gıcıklayıcı. Olaylardan önce Bear'ı "kardeşi gibi" sevdiğini söyleyen Nikki'nin o sahnede ensest temalı hikayeyi seçmesi dikkat çekici. Bana göre bu tercih, gerçek Nikki'nin içeride bir yerde hâlâ var olduğuna dair küçük bir ipucu.


Filmin en kısa ama en ürpertici detaylarından biri de "kedili sandviç" sahnesi. Bear'ın fotoğrafının altında "you", Nikki'nin fotoğrafının altında ise "not me" yazıyor. Anlık olarak ekrana gelen bu detay, Nikki'nin uykusunda sayıklarken sarf ettiği "Sana aşık olan ben değilim, beni öldür" çağrısının küçük bir yankısı gibi. Filmde tüyleri ürperten şey tam da bu gibi detayları yakaladığımda, Nikki'nin içeride bir yerde hala var olduğu ve hapsolduğu ipuçlarının farkına varmam oluyor.


Peki Bu Neden Bu Kadar Etkili?


Bunun bilimsel bir adı var: Uncanny valley, yani tekinsiz vadi. Şöyle anlatayım: Bir robot insana benzemeye başladıkça ona duyduğumuz sempati normalde artar; Wall-E'yi düşünün. Ama tam insana benzeyeceği o kritik ana milim kala, bu sempati birden dibe vurur ve karşımızdaki artık bir insan değil, bir şeyleri ters giden "canlı bir ceset" gibi görünmeye başlar. Bunu yapay zeka destekli insansı robot Sophia'da netçe görebiliriz. Nikki'nin donuk bakışlı gülümsemesi, intikam sezdiren büzük dudağı, sevgiyle tehdidi aynı anda taşıyan postürü de beni tam bu vadiye itiyor. İzlerken gözünü kaçırtacak kadar korkutucu değil belki ancak her baktığımda tüyleri ürperten o absürtlük her sahnede karşımda duruyor.


Aslında evrimsel psikologlara göre bu rastgele bir rahatsızlık hissi değil. Bir hayatta kalma mekanizması. Beynimiz insansı bir figürde donuk gözler veya mimiklerin milisaniyelik gecikmesi gibi en ufak bir sıra dışılık algıladığında, bunu bir tehlike işareti olarak kodluyor ve bizi o şeyden uzaklaştırmaya çalışıyor. İlkel hayatlarımızda karşımızdaki kişinin hastalıklı ya da yalancı olduğunu anlamamıza yarayan bu nöral sistem, filmde gerilim yaratmak için ustaca kullanılmış bir zaafımıza dönüşüyor.


Filmin bu kadar ince işlenmiş senaryosunda beni akışta rahatsız eden tek bir pürüz vardı. Araba sahnesinde aniden beliren Nikki'nin kıskançlığını dizginleyemeyip Sarah'ın kafasını direksiyona defalarca vurarak öldürmesi, klasik bir jump-scare anı yarattı. Etkili bir sahneydi, ama filmin kendi kurduğu dili bozuyor gibi hissettim. O ana kadar izleyiciye "burada canavar suratı çıkmayacak" diyen film, o vaadini bir kereliğine bozmuş gibi oldu.


Küçük Bütçe, Büyük Etki


Yönetmen Curry Barker'ın bu kadar ince bir korkuyu bu kadar ucuza üretebilmiş olması da ayrı bir başarı hikayesi. Kendisi YouTube'daki "That's a Bad Idea" kanalındaki skeç komedileriyle tanınıyordu. Los Angeles'ta yaklaşık 750.000 dolarlık mütevazı bir bütçeyle çekilen film, bugün itibarıyla 400 milyon doların üzerinde hasılat yaptı. Açıkçası, bu başarının arkasında büyük ölçüde oyuncuların performansı var. Dehşet beklentisini seyirciye bu kadar etkili geçirebilen bir oyunculuk, düşük bütçenin korku sinemasında bir engel değil, bazen bir fırsat olduğunu kanıtlıyor.


Sonuç


Filmin damakta bıraktığı gerilim tadı tam kıvamında. Inde Navarrette'in oyunculuğu ve mimikleri, sahneleri sıradan bir gerilim filminden bambaşka, rahatsız edici bir düzeye taşıyor. Ara sıra klasik korkuya göz kırpsa da, filme asıl damgasını vuran o tek jump-scare sahnesi değil, Nikki'nin rahatsız edici ve tahmin edilemeyen mimikleri oluyor.


Nikki'yi canlandıran oyuncunun anlık yüz ifadesi değişimlerindeki hakimiyeti, bana yıllar sonra tekrar izlediğimiz bir Jim Carrey performansı gibi hissettirdi. Korku türü ödül sezonlarında pek rağbet görmese de, bu oyuncunun geleceğinin çok parlak olduğu kesin gibi görünüyor.


Bir korku filmi olmasına rağmen, filme puanım 8/10.



 
 
 

Yorumlar


© 2026 by Cem Session

bottom of page